Oktay Sinanoğlu’nun Tespitleri

Mart 08, 2020 0 Yorum Kategori : , , , ,

Oktay Sinanoğlu’nun Tespitleri

Son günlerde ulusal yayın yapan birçok televizyon programında bir Türk bilim insanıyla yapılan söyleşileri izledim. Belki pek çoğunuz da izlemişsinizdir. Bildiğimiz, ama çoğumuzun dillendirmek istemediği, belki de dillendirmeye cesaret edemediği, kanımca birçok gerçekleri açıkladı bu bilim insanımız. Profesör Oktay Sinanoğlu’ndan bahsediyorum.
Oktay Sinanoğlu 1935 doğumlu. Kuramsal kimyacı ve moleküler biyolog. Ankara TED  Kolejini bitirdikten sonra okulun bursuyla ABD’ye gitmiş. 1960-1961 yıllarında “Atom ve Moleküllerin Çok-Elektronlu Kuramı” ile doçent olmuş. 1963’te, 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını çözmüş ve bilim dünyasına kazandırarak 28 yaşında “tam profesör” unvanını almış.   DNA sarmalının çözelti içinde o biçimde nasıl durduğuna açıklama getirmiş. Yaşamı boyunca Kuantum Mekaniğin’ne katkıda bulunmuş, kimselerin çözemediği kimya problemini,  “Kuantum Mekaniği’nde Hilbert uzayının topolojisi ve içerdiği yüksek simetriler”i çözmüş. Böylece Kimya bilimini dünya çapında bu topolojik inceleme ile sağlam bir temele oturtmuş.
Akademik çalışmaları içinde en önemli 5 kuramını bilim çevrelerine kabul ettiren ve bu çevrelerce kendisine verilen onlarca ödülün yanı sıra, “Türk Einstein”i unvanını da hak etmiş müthiş bir akademisyen.
Oktay Sinanoğlu’nun bu teknik çalışmaları hakkında fikir yürütmek, ancak o alanlarda uğraş veren akademisyenlerin işi. Beni ve belki de birçoğumuzu ilgilendiren, hayatının büyük kısmı batılı ülkelerde ve oralardaki üniversite ve bilim dünyası içinde geçen bu bilim insanımızın güncel konular ve ülkemizin bugünkü fotoğrafı hakkındaki tespitleri. Bakın Oktay Sinanoğlu, bu tespitlerinin bazılarında neler diyor:
“1. Türkiye’nin bilim ve teknolojide gelişmesi ve bu alanda üretmesi için bilim dilinin İngilizce değil, Türkçe olması gerekir. Çünkü Türkçe, matematiksel yapısı itibariyle dünyadaki diller içinde en iyi bilim dili olacak yapıdadır.
2. Serbest piyasa ekonomisi çökmüştür. Benim gibi düşünenler, bu yapının çökeceğini 1945’ten beri biliyordu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra batılı ülkeler sanayi üretimini bırakarak parayla para kazanmanın peşine düştüler, önce sömürdükleri ülkeleri, daha sonra da kendi halklarını borçlandırarak bu zamana kadar işlerini yürüttüler. Borçlular, paraları ödeyemeyecek duruma gelince sistem çöktü. Üretmeyen, adına “sanayi ötesi toplum” dedikleri bir safsataya dünyayı yıllarca inandırdılar. Bugün, batılı ülkelerde tüketilen sanayi ürünlerinin çoğu Çin, Japon ve diğer ülkelere ait mallar.
3. Batılı ülkelerde vicdan ve insanlık erdemleri, sadece kendileri gibi düşünenler için vardır. Pragmatizme inanan çıkarcı bir yapı, düşünce ve davranış sistemlerini belirler. Her şeyi bu çerçeve içinde yorumlarlar. Algıladıkları “insan”, kendilerine benzeyenlerdir.
     4. Milliyetçilik, ırkçılık demek değildir. Kalıtım, biyolojik olarak farklı genlerle daha da zenginleşmiştir. O nedenle zaten saf bir ırktan söz edilemez. Ancak, kültürel kalıtım önemlidir. Biz Türklerde, batılılardan ve Araplardan farklı olarak vicdan, kültürel kalıtımımızın içine girmiştir. Bunun yozlaştırılmaması ve Türk kimliğinin korunması zorunludur. Buradaki kimlik, bir kültürel kalıtım kimliğidir. Bu da ulus devletimize sahip çıkmakla mümkündür.”
Oktay Sinanoğlu’nun bu görüşlerine katılmamak mümkün değil. Sinanoğlu’nu dinledikçe, aklıma neler geldi biliyor musunuz? Söyleyeyim:
* Pragmatik (çıkarcılık) felsefeyi benimsedikten sonra batılı ülke yöneticileri, önceleri kendi ülkelerinde gelişen ve insanlık erdemlerini savunan filozoflarının düşüncelerini terk ettiler. Dünya kültürünün ortak değerleri olan ilkeleri önce kendileri bıraktılar.
* Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında milyonlarca insan, batılı ülkelerin pazar paylaşma savaşları nedeniyle can verdi. Çocukların başında bombalar patlatıldı. Hala patlıyor.
*Afrika ziyaretlerinde batılı gezginler, akbabaların yanında can vermekte olan çocuğun fotoğrafını çekip resim solanlarda sergilediler de, bu gezginler o çocuğu kurtarmayı akıllarından bile geçirmediler.
*Belgesel çekerken, bir anakonda tarafından önce sıkılarak boğulan, sonra da yutulan bir insanın görüntülerini bizlere utanmadan izlettirdiler. Belgeseli bozmamak için dev yılan tarafından yutulan insanı kurtarmayı düşünmediler. Bu belgeseli izlerken insanlığımdan utandım.
*Bir başka utancım da, hala bunların gözü kapalı savunuculuğunu yapan ve ülkemizin çıkarlarından çok onların çıkarlarını savunan globalci beslemelerin ortalıkta at oynatmaları.
Ne diyelim, gün ola devran döne!













































































































Benzer Yazılar

0 yorum