İnanç Dünyamız Nasıl Şekilleniyor?

Mart 12, 2017 0 Yorum Kategori : , ,

İnanç dünyası insanlar için vazgeçilmez bir olgudur. Bu kadar önemli bir olgunun nasıl biçimlendirildiği veya biçimlendirilmesi gerektiği tarih boyunca düşünce dünyasının ve siyasetin önemli konularından birisi olmuştur. Bir konuya siyaset el atıyorsa, bilin ki “güç ve iktidarı” elinde tutmak için önemli bir araç aramaktadır. Artık bundan sonrasını “sorgulamanız” gerekir. Gelin görün ki inançları sorgulamak o kadar kolay bir şey de değildir.
Peki, sorgulanamayacak kadar kutsal sayılan inançlarımızı gereği gibi öğrenebiliyor muyuz? İnançlarımız bize kimler tarafından öğretiliyor?  Genellikle ebeveynlerimizin, ya da okullarda bize öğretilen dini eğitimin yönlendirmesiyle şekillenen inançlarımızla dinimizin öngördüğü gerçeklere ulaşabiliyor muyuz? Ulaşırsak ne kadar ulaşabiliyoruz? Bu sorular açıklanmaya muhtaçtır.
Kişilerin inançlarının şekillenmesi tartışmaları tarih boyunca da süregelmiştir. Bu tartışmalar çok çeşitli ayrışmalara ve sonunda da mezhep ayrılıklarına kadar varmıştır.
İslam düşünce tarihinde mezhep denildiğinde iki farklılaşmayla karşılaşılır. Birincisi İtikadi-Kelami mezhepler: Harici, Şii, Mu’tezile, Eş’ari, Maturidi gibi. İkincisi ise Fıkhi-Ameli mezhepler: Hanefi, Maliki, Hambeli ve Şafilik gibi.
 İtikadi mezhepler, dünyaya bakış açısını, insanların yaşam tarzlarını, dini eğitimlerde öncelikleri ele alan görüş ayrılıklarını konu edinir. İslam dünyasında esas fikir ayrılıkları  itikadî mezheplerde görülür. İkinci gruptaki ameli mezhepler daha çok ibadetin nasıl yapılması gerektiği konusunu işler. İslam’ın şekilci yanıyla ilgilenirler. 
İtikadi mezheplerden Eş’arilik, üç amel mezhebinin (Şafilik, Malikilik ve Hanbelilik) görüşlerine riayet ettiği bir itikat mezhebidir. Bu mezhep mensublarının çoğunluğunu kurucusu olan İmam Ebu’l El-Hasan Eş’ari’nin mensubu da bulunduğu Arap’lar oluşturmaktadır. İmam Eş’ari Abbasi döneminde bugünkü Irak coğrafyasında yaşamış ve eserlerini vermiştir.
Diğer bir  itikadî mezhep ise Matüridiyeliktir. Bu mezhebinin kurucusu ise İmam Ebu Mansur El- Matüridi ise Semarkant’lı olup aslen Türk’tür. Amel imamı olan ve kendi gibi Türk kökenli İmam Ebu Hanefi’nin görüşü Hanefilik ise yine mensuplarının çoğunun aslen Türk kökenli olması ile bilinir.
Tarihin akışında başka İslami yorumlar da görülmektedir. 18. yüzyılda İslam dünyasında önce Vahabilik, sonra da Tecdit ve İhya adı verilen bir dizi yenileşme hareketleri başladı. Bu hareketlerin ortak özelliği İslam dünyasında batıya göre gerilemenin ana sebebi olarak geleneksel mezhepleri görmeleriydi. İçtihad tartışmalarıyla bu mezhepler tasfiye edilerek yeniden Kur’an bazen de sünnete dönülerek İslam dünyasında yeni bir uyanışın başlayabileceği savunuldu. Muhammed Abduh ve Cemalettin Afgani gibi birçok taraftarın savunduğu bu anlayış, daha sonraki İslamcılık düşüncesini öyle etkiledi ki, yenileşme hareketi geleneğin, yani geleneksel mezheplerin değiştirilmesine ve tasfiyesine dönüştü.
20. yüzyılda Osmanlının verdiği Vahabilik ismi, yerini Selefiliğe bıraktı. İslamcılık düşüncesi ile kesişen Selefilik, İhyacı ve Entelektüel Selefilikle genleşerek İslam dünyasındaki düşüncenin ana çizgisi haline geldi. Bu anlayışta  itikadî mezhepler ya reddedilmiş, ya da terk edilmiştir. Selefiyye mezhebi itikadî konularda akla yer vermez. Sadece nakil (Kur'an-Sünnet) ile hareket eder ve Kur'ân'daki müteşâbih âyetleri olduğu gibi kabul ederek, bu âyetlerde kastedilen mânâyı insanların bilemeyeceğini, aklın aciz kaldığını ve konunun mânâsını Allah'a havâle ettiklerini belirtir. Kısaca bilim ve teknolojiye, araştırma ve sorgulayıcı anlayışa karşıdır.
Ameli mezhepler ise yalnızca ibadet alanlarıyla sınırlandırılmıştır.
Bunun en güzel kanıtı Diyanet İşleri Başkanlığının yayınladığı mezheplerle ilgili ankettir. Bu ankette Türkiye’de ameli mezhepler sorulduğu halde,  itikadî mezhepler sorulmamıştır. Ya da sorulduysa da yayında yer almamıştır. Türkiye’de % 77,5 oranında Hanefi varken, acaba sorulsaydı ne kadar Maturidi çıkardı? Maturidiliğin az çıkmasından mı yoksa anketlerde Selefiliğin çıkmasından mı korkuldu anlamak zordur.
11. yüzyıla kadar Sünniliğe rengini veren Eş’arilik ve Maturidiliktir. Ne zamana kadar? Elbette Selefilik yaygınlaşana kadar. Maturidiliğin olmadığı bir Sünnilik, Selefiliğin etkisine girmeye mahkûmdur. Türkiye’de Hanefi olabilir; ama Maturidi olmayan bir Hanefi iseniz bu sizi iyi bir Selefi yapacaktır. Daha doğrusu Maturidi olmayan bir Hanefi, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin akılcı fikirlerini algılayamamış, hatta bilmeden reddetmiş demektir. 
Hanefilik ve Maturidiliğin birbiriyle ilgisi nedir?
İmam-ı Azam Ebu Hanife, İslam’da akılcılığı savunan Irak ekolünü benimsemiş, Ehlibeyte karşı büyük sevgi ve saygı duyan, içtihatlarını akıl süzgecinden geçirdikten sonra veren, zalim yönetimlere karşı isyanı farz kabul eden görüşleriyle, önderi olarak gösterilen “Ehl-i Sünnet vel Cemaat” itikadından ayrılan, Alevilere karşı yapılan haksızlıklara karşı hayatını ortaya koyan büyük bir İslam âlimi ve mezhep kurucusudur. 
İmam-ı Azamı’ı, Ehl-i Sünnet vel Cemaat itikadından ayıran bir başka sebep deİstihsân” metodudur. Ebû Hanîfe fıkıh bilimine bu metodu kazandırarak İslam'ın zaman içinde değişebilecek şartlara uyum sağlamasını amaç edinmiştir. Bu durum diğer mezheplerce ileriki yüzyıllarda kabul gören  “İçtihat kapılarının kapanması” ilkesine aykırıdır.  İmam-ı Azam Ebu Hanife, bu görüşlerinden dolayı başta İmam Şafii olmak üzere zamanın din bilginleri tarafından şiddetli bir muhalefetle karşılaşmıştır.
İmam Maturidi ise, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin fikirlerini savunan ve bu fikirleri kitaplaştırarak günümüze kadar ulaştıran çok önemli bir İslam âlimidir. Bu nedenle de İmam-ı Azam’ın akılcı fikirlerini sistemleştirdiği için itikadî bir mezhep olarak kabul edilen ve akılcılığı savunan Maturidiliğin kurucusudur.
Türkiye’de Müslüman halkın çoğunluğu kendini amelde Hanefi olarak tanımlar. Ancak yukarıda bahsedildiği gibi Diyanet İşlerinin düzenlediği anketten de anlaşıldığı üzere  itikadî mezhepler ve halkın bu mezheplerle ilgili tercihleri konusunda belirlenmiş bir tespit yoktur. Ancak ülkemizde gerek halkın yaşam tarzı, gerekse kaderci anlayışların yaygın olması,  itikadî mezhep olarak Eş’ariliğin halk arasında daha yaygın olduğu kanısını uyandırmaktadır. Nitekim 15. Yüzyıl ortalarında Osmanlı Devleti de imparatorluk sürecine geçtikten sonra resmi ideoloji olarak bir  itikadî mezhep olan Eş’ariliği seçmiş ve yaygınlaştırmıştır. Bu durum 15. Yüzyıl ortalarından beri hemen hemen değişmemiştir. Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda İtikatta mezhep olarak “Maturidilik” benimsenmiş, ancak çok partili hayata geçtikten sonra tekrar Eş’ariliğe dönülmüştür.
Amelde Hanefiliği benimseyip, itikatta Eş’ariliği benimsemek yaman bir çelişkidir. Çünkü bu iki imamın görüşleri birbirine taban tabana zıttır. Eş’ariye itikatta “nakilciliği” savunurken, İmam-ı Azam “akılcılığı” savunmaktadır. İmam Maturidi de zaten İmam-ı Azam ekolünü benimsemiş ve onun fikirlerini savunmuştur.
Bu konularda cesaretli tartışmalar tarih boyunca yapılmıştır. 20. Yüzyılda akılcılık ve nakilcilik olarak basitleştirdiğimiz bu iki ana ekolün önemli temsilcileri görülmüştür. Pakistanlı ünlü din bilgini Muhammed İkbal, akılcı görüşleri savunurken Mısırlı din bilgini ve Müslüman Kardeşler (İhvan-ül Müslimin) geleneğinin temsilcilerinden Seyyit Kutup nakilciliği savunmuştur.
Bugün İslam dünyasında insanlar yalnızca ameli fıkhi mezhepleri tanımakta,  onlarla da sadece ibadetleri için ilgilenmektedirler. Dini anlayışlarımız ise daha çok İslamcı-Selefi ve Vahabi düşünce tarafından belirlenmektedir.  Selefi gelenek, hadisçilerin temsil ettiği bir ekol olması, katı nakilci tavrı, aklı öncelemekten kaçınması, kıyas ve re’y gibi metotlara itibar etmemesi ile tanınır.
İslam dünyasında bahsedildiği anlamda mezheplerin işlevini sürdürdüğü söylenemez. Onun yerine cemaat ve örgütlerin etkili olduğu görülmektedir. Ayrıca günümüzde Sünniliğin de artık itikadi ve kelami mezhepleri içermediği, emperyal güçlerin de yönlendirmesiyle geleneksel Sünnilikten, özellikle de Hanefilikten oldukça uzaklaştığı, bu uzaklaşma sonucunda da bir kısmının Selefiliğe dönüştüğü, bir kısmının da neredeyse birbirine düşman haline gelmiş tarikat ve cemaatlere dönüştüğü anlaşılmaktadır. Bunun yerinde İslam coğrafyasında iki anlatı hâkim ideoloji olarak öne çıkmaktadır: Şiilik ve Selefilik. Aslında Ortadoğu’da bu iki paradigmanın hâkimiyet savaşları yürütülmektedir.  Buradaki emperyalist oyun, Vahhabi ve Selefiliğin, geleneksel Sünniliği (Şafilik, Malikilik ve Hambelilik) temsil ettiği kanaatini oluşturmaktır.
Selefiliğin en uzlaşmaz olduğu mezhep Maturidiliktir. Özellikle hem Hanefi hem Maturidi bir düşün alanı, Selefilikle bir arada bulunamaz. Maturidiliğin inanç alanı ile Selefiliğin inanç alanı konusundaki fikirleri tam bir tezat oluşturur.  
Yurdumuzda da itikatta Maturidilik’i savunan ve akılcılığı İslam’ın kurtuluşu olarak gören Prof Dr. Hasan Öner, Prof. Dr. Ahmet Saltık, Prof. Dr. Kemal Arı ve Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk gibi din ve İslam tarihi bilginleri vardır.
Yaşar Nuri Öztürk’ün Yeni Boyut Yayınları’ndan çıkan ve tam adı “Arapçılığa karşı akılcılığın öncüsü İmam-ı Azam Ebu Hanife” (Esas Fikirleri Gölgelenen Önder) olan 551 sayfalık önemli çalışması çok önemli tespitlerle okuyucunun karşısına çıkmıştır. Kitap hakkında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Araştırma Görevlisi Dr. Mustafa Tahir Öztürk’ün İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2010 sayısında önemli bir tanıtıcı makalesi de yayınlanmıştır.
Bu makaleye göre Öztürk eserinde İmam-ı Azam’ı  “Kanın, dehşetin, zulmün, acıların ve işkencelerin berzahları içinde yaşamış bir fikir ve devrim önderi” olarak nitelendirmektedir. Öztürk’e göre Ebu Hanife’yi ölümsüz kılan değerler ve sebepler aynı zamanda öldürülmesinin sebepleridir. Bunlar İmam-ı Azam’ın “siyasal kimlik”inin dayanaklarıdır. Ebu Hanife’yi anlamayan ve anlatmayanlar onun siyasal kimliğinin karartılmasını isteyenlerdir. Diğer sebepler ise şunlardır:
İmam-ı Azam Ebu Hanife;
· Kur’an’ın istediği “aklın işletilmesi” ve aklın egemenliğini dinin esas amacı olarak öne çıkardı.
· Zulme karşı isyan ve ihtilalin dinin talebi olduğunu gösteren eylemli bir aydınlığın öncülüğünü yaptı.
· Arapçı-zorba Emevi ve Abbasi yönetimlerine karşı çıkması ve bu yönetimlere karşı kılıç kullanılması için fetva verip kılıç kullananları maddeten de destekledi.
· İslam’ın Arap ideolojisine dönüştürülmesine karşı çıktı.
· Her Müslüman’ın kendi ana diliyle ibadet edebileceğine, bunun için de Kur’an’ın tercümesiyle namaz kılınabileceğine fetva verdi.
· Uydurma hadisleri reddetti. Bunun uzantısı olarak hadis diye nakledilen sözlerin Kur’an’a ve aklı aykırı olanlarının Peygamberimize isnat edilmesine karşı çıktı.
· İnsanın tanrılaştırılmasına karşı çıkarak Hz. Muhammed dışında eleştirilmez kişi, Kur’an dışında eleştirilmez kitap kabul etmedi.
· Din ile şeriatın eşitlenmesini Kur’an’a aykırı buldu. Bu eşitlemeye karşı çıktı.
· Batıdan bin küsur yıl önce laikliğin temellerini attı.
· Ehlibeyt’i savunmayı ve sevmeyi bir mezhep meselesi olmaktan çıkarmanın öncülüğünü yaparak mezhep taassubuna darbe indirdi.
· Hukuk alanında bireyin özgürlüğünü şaşmaz bir ilke olarak öne çıkardı.
· Kadının evlenmede kimsenin velayet ve vesayetine muhtaç olmadığını ilan edip kadın özgürlüğünün yolunu açtı. Böylece geleneksel fıkhın temel kabullerinden birini yıktı.
· Din hizmetinin rızık aracı yapılmasına karşı çıkarak din ulemasının geçimini dine bağlayan anlayışı yıktı. Kendi geçimini ticaretten kazanarak getirdiği bu anlayışı hayatıyla ve yaşam tarzıyla örneklendirdi.
· Alkollü içkilere geleneksel anlayıştan çok farklı baktı. Şarap dışındaki içkilerin haram olmasını, sarhoş olacak kadar içme kaydına bağladı.
· Riyakârlığı en büyük yıkım olarak gören anlayışının gereği olarak, fikir ve mücadele hayatında takıyyeciliğe asla tenezzül etmedi. Sözünü hiç esirgemeden tam ve açık söyledi.
İmam-ı Azam Ebu Hanife hayatı boyunca önyargılı da olmadı. O,  “Beni kâfir ilan edenleri bile kâfir ilan etme hakkım yok. Ona ancak Allah karar verir” diyecek kadar sorumluluk sahibiydi.
Türkiye’de;  “Ben Hanefi mezhebindenim” diyen kaç kişi yukarıda belirtilen İmam-ı Azam’ın görüşlerini açıktan savunabilir? Hiç birbirimizi kandırmayalım. Çok az sayıda kişi savunabilir. Üstelik savunmaya başlayınca da siyasal İslam savunucuları tarafından tıpkı İmam-ı Azam’a sağlığında yaftaladıkları “zındık” sıfatını bu görüşleri savunanlara yapıştırırlar. Çünkü bunların amelde mezhepleri Hanefi iken, itikatta mezhepleri Hanefiliğin akılcı görüşlerini savunan Maturidilik değildir. Bu nedenle de daha çok Selefiliğe yakındırlar.
Bu durum İslam ülkeleri için de aynıdır. İslam ülkelerinde geri kalmışlık kıstasının istatistiklere girmeyen fakat yüzyıllardan beri acı bir gerçek olarak hala hâkim olan kısmı, İslam’da özgür düşüncenin gelişebileceği ortamın yaratılmamış olmasıdır. İslam ülkeleri, oldukça az yetişen çağdaş aydınlarını susturmada, çeşitli baskı ve yıldırma metodu ile yok etmede ve ülkeye katkı sağlamasını önlemede çok başarılıdırlar. Ancak, kendi ülkelerinin sorunlarını doğru tespit edip ona göre plan proje oluşturma kapasiteleri üretmede son derece başarısızdırlar.  
İslam ülkeleri dünya nüfusunun % 25’ine sahipken, toplam dünya üretiminin ancak % 7’sini sağlayabilmektedir. 57 İslam ülkesinin toplam milli gelirine tek başına Almanya sahiptir. İslam aydınları bu durumu sorgulamak yerine birbirlerine kara çalmakla meşguldürler. 
Her ne kadar İmam-ı Azam Ebu Hanife, “İhtilaf’ul Umme Rahme” (Ümmetimin ihtilafı rahmettir) hadisini örnek vermeye çalışmışsa da, yani değişik fikirlerin olmasının topluma fayda sağlayacağı anlamındaki bu tür hadisleri kimse dikkate almamıştır. Üstelik değişik fikirlerin söylenmesi “fitne” olarak nitelendirilmiştir.
13. yüzyılda İmam Gazali ile birlikte artık akıl devre dışı bırakıldı. İçtihat kapıları kapatıldı. Bu durum, İslam coğrafyasında yüzyıllar sonra bile oluşabilecek yeni fikirlerin, açılımların önünü kapadı ve dondurdu. Artık İslam'ın altın çağı olan "Popüler İslam Dönemi" bitiyordu.   Oysa aynı zaman diliminde tarih, Avrupa’da Rönesans’ın başladığını ve İslam dünyasındaki geriye gidişin tersine, aklın yükselişi, bilimin önemini kavrayış gibi süreçlerin yaşandığına tanık oldu.
Gazali’nin iyi ve kötünün akıl yoluyla bilinebileceğini reddetmesi ve aklın sadece şeriat ilminin öğrenilmesinde yardımcı olabileceğini belirtmesi, yüzyıllarca İslam ülkelerinde “aklın dışlanması” sonucunu doğurmuştur. Bu nedenle de başta Osmanlı olmak üzere İslam ülkeleri gelişme ve genişleme dönemlerinde topraklarına toprak kattı fakat ekonomik değere kalıcı bir değer katacak sistemi yaratamadı. Bunun nedenlerini araştırıp soruşturamadı. Kurtuluşu tekrar şeriata dönmekte buldu.
Aklın önü tıkanırsa; akılla yapılacak bilim yerine; hep eskiyi aktarma yöntemi bilim diye yutturulursa ne olur?
O toplum tarihin belli bir dönemine çakılır ve kalır… Akılsız bir insan, nasıl ki başkaları tarafından istismar edilir; her yandan itilip kakılırsa; bu tür toplumlar da emperyalizmin aleti olmaktan öte yol alamaz. Özgürlükler gelişmez. Akıl işlemez. Hep itaat kültürü ve eskiye özlem duygusu ile toplum diktatör yönetimlerin istismarı altında kıvranır durur.
İslam için kurtuluş, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin savunduğu ve onun fikirlerini sistemleştiren İmam Maturidi’nin yorumladığı akılcı İslam’a dönüştedir. Beş yüz yıl kaybedildi. Binlerce yıl daha kaybetmemek için İslam aydınları bu konuda mücadele etmelidirler. Tıpkı Muhammed İkbal ve benzeri İslam bilginleri gibi.
                                                        ***





























                                             














Benzer Yazılar

0 yorum